"Susarsam ölürüm" diyenler için...


16 Ocak 2011 Pazar

ahmaklıktır günün adı



Sen’i dinliyordum.
O uzun sakallı güzel adamın sesi okşuyordu başımı
Gülme
Mübalağa değil söylediklerim
Tanıdım ben o adamı
Huysuzları bir kez daha sevdim
Bir kez daha bağrıma bastım onunla
Ben koca bir ana oldum, sarmaladım onu.
Şimdi o kucaklıyor elimde kırıklarla duran beni
Üstelik senin gibi kaçmıyor kanamaktan
Benim canım yanmış
Benim kalbim kırık
Ama o toy zamanlarının ahmaklığını unutmuş bir dede gibi başımı okşuyor



Penceden gelen uğultu hatırlatıyor
Artık biraz evle ilgilenmek lazım
Camları değiştirmek, bir de macun çekmek
Çok şey geliyor aklıma
Yapacak ve yapılamayacak
Üzülüyorum şimdi
Diyeceklerim vicdanımın sansürüne uğruyor
Duruyorsun
“Ocakta yemeğim var” dememi bekler gibi
İçten içe bilsen de
İnkar ediyorsun
Tecahül-i arif derlerdi eskiler
Sen ne dersin bilmem
Şimdi ben elimde kahve
Önümde bir yığın okunacak öğrenecek şey
Kısa bir hayat
Koca bir vicdan
Küçük bir oğlan
Ve
Bir dolu gözyaşıyla
Çökmüşken yerime
Başlıyor yaylılar
“Kreşendo, kreşendo” diye bağırıyor şef
Sonra kabarmışken içimin denizleri
Fısıldıyor yeniden
“Piyano, piyano”
Duruyorum ben de
Hep bir yere yetişmesi gereken ruhum bile duruyor
Elim duruyor
Gözüm duruyor
Kalbim duruyor
Duruyor zaman
Yaklaşıyor final

4 Haziran 2010 Cuma

bir zamanlar deli gönlüm


Üstünde pijama, ayağında terlik, elinde çay. Televizyon açık. Sia çalıyor. Evin kendine ait bir dağınıklığı var, sevgilisi ona "yaşanmışlık" diyor. Ama genelde derli toplu. Ebeveynlerin takdirine şayan. Duvarda siyah beyaz bir fotoğraf. Oğlan 3 aylık olmuş. Gözleri pört pört ona bakıyor. Her baktığında gözler fışır.

Müziğin sesi az kısık. Mutfakta çay fokurduyor. Birazdan sevgili gelecek, bir kapsül Grey's Anatomy atılacak, sonra da cuppa yatak. Yarın yine gün erken başlayacak malum.
Hani şimdi biri dese ki "Ben bu kızı tanırım. Bu var ya bu, bir gün Londra'dan geldiydi de Taksim'in ortasında 'simiiiittçiii amcaaa seni de çok özledim' diye amcanın tekine sarılmıştı. Sonra kesmemiş, midyecinin önüne dikilmiş, 'ah canım midyeler nasıl da kıydılar size' diye ağlamıştı. Sabahın beşlerine kadar orası senin, burası benim diye gezer, yorulmaz, hatta gezdikçe açılır, açıldıkça saçılırdı. Eğlenmesi keyifli ama bir o kadar yorucuydu"... Hani ola ki bunları dese, hiç kondurur musunuz...

Şimdi ara ara bir şarkıyla teeeeeeeeeee o günlere gidip düşünüyor. "Vayzını be neler yaşamışız" diyerek oğluna bakıyor. Kendi kendine diyor ki; "oğlum ben sana ne öğreteceğim, tekilanın nasıl içileceğini mi, hangoverla nasıl başedileceğini mi, motorda uyuyakalırsan ne yapman gerektiğini mi yoksa ailenden gizli nasıl sigara içeceğini mi..." İşe nerden başlamalı acaba...

Hayır "bana benzeme sakın" dese olmaz. Özünde iyi bir insandır nihayetinde. Bakma saçma sapan bir sürü hikaye toplamış şu 30 yıllık ömründe ama anlatacak da çok şeyi var. "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" da diyemez babası gibi. "İyisi mi" diyor "dinle sen benim hikayelerimi, gül, eğlen, dalganı geç, sonra kendi hayatını yaşa yavru. Benzeme sakın kimseye."

18 Mayıs 2010 Salı

sakin sakin


İçim deli fişek bir gün yaşarken beni anca "Sakin" paklar diyerek koydum albümü. Yine her şarkıda duygu patlamaları, yine taşkınlık.
Benim kalbimde her gün 1 Mayıs olayları çıkıyor.
Dizginlenemeyen alter egom her gün cam çerçeve indiriyor.
Yine albümü baştan sona bir roman gibi okudum.
Her seferinde olduğu gibi bu kez de sevdiğim cümlelerin altını çizdim.
Aynı yerlerde ağladım.
Aynı yerlerden küfür kıyamet.
Ve altıncı şarkıda yine durdum.
Garip bir bağdaştırma haliyle albümü ilk dinlediğim gün aklıma geldi.
Elimde "Darağacında Üç Fidan".
Nasıl birleşti bu şarkı ve o üç fidan bilmem.
Ama ne zaman "Bu Defa" çalsa saygı duruşuna geçiyor kalbim.
Üzülüyorum.
Garip bir zaman sekmesi yaşanıyor beynimde.
Hop, 1972'te o meşhur duruşmadayım.
Üç genç adam.
Gözlerinde kimilerinin ukalalık olarak algıladığı o kendinden emin bakış.
Oysa korku vardı kalplerinde. Olmaması mümkün mü?
Ölüm kokuyordu ortalık. Ve kalem kırıldı.
Ben kırıldım, babam kırıldı, biz kırıldık.
Bir nesil toptan döküldük ortalığa, hala toparlanamıyoruz.


14 Mayıs 2010 Cuma

onu en iyi tanıyan insandı bunu söyleyen. "gözlerin mutlu bakmıyor" dedi. "ne oldu sana da böyle oldu"...
durdu, farkına vardı. kendini bile kandırır olmuş.
sırasıyla binlerce kare, milyonlarca fotoğraf, sayısız an geçti gözünün önünden.
hani sanki ölmeden önce izlenen film şeridi gibi.
kendine bile itiraf edemediği mutsuzluklar.
oysa birçok insanın olmak istediği yerde ve bir sürü mutluluk sebebiyle birlikte konuşlanmıştı.
"içim acıyor" dedi. "geçmişimde öyle kanayan yaralar var ki yarını düşünmeye korkar oldum."
acılar yıllarla azalmıyor, kanadıkça kanıyordu belli ki.
hep "bu işi kaparsam, ona sahip olursam, oraya gidersem kesin çok mutlu olurum" diyerek ötelediği mutluluk her şart yerine getirilse de içine yerleşemedi.

şimdi ben onu düşündüm de ürktüm.
"mutlu olmak için sebep aramamalı" dedim kendi kendime.
varım, varım, varım.
yetmez mi?!

4 Mayıs 2010 Salı

kafayı taktım sana anlasana

Bugünlerde kafayı dubstep olayına taktım. Önce tesadüf eseri halis mulis İngiliz prodüktör Skream'in 2006 çıkışlı albümünü dinledim. Dinlerken kendi kendimin geç kalmışlığına "pes" dedim. Sonra pek merak ederek yutüb'den kendisini arattım ki ne göreyim? Meğer kendisi remixleriyle de bayağı bir meşhurmuş. Biz kafayı bu yazın festivallerinde kimlerin sahne alacağına yorarken meğer Skream abi atı almış da Üsküdar'ı çoktan geçmiş. Özelliklen La Roux'un "In For The Kill" şarkısına yaptığı remixe bayıldım. Hatta dinlediğim dubstep potpurisinde bir numeroma yerleştirdim ama baştan söyleyeyim. Diğerlerine de zaman ayırmak lazım. Zihin açıyor adeta. Misal amatörce bir dubstep karmaşası yapsak bir numara kesinkes "In For The Kill" olur ama Klaxons'ın "Not Over Yet" şarkısı için hazırladığı remix de bu listeye kıyısından köşesinden mutlaka girer. İşte sabah sabah oturup keşfettiğim, yanında sütümü içtiğim, gökyüzüne daldığım, oğlumu uyuttuğum birkaç dabım sitepim remiks.

İşte benim favoritim:



Klaksoncularınki de pek güzel:




Müziğin dili, dini, ırkı olmaz. En sevdiğim şey de bu. Kaliforniyalı siyahi prodüktör Flying Lotus da bu dubstep konusunda oldukça başarılı. Az veren candan, çok veren maldan atasözüne gönderme yapan 1.40 sn'lik "Rickshaw" müzikte doğu batı sentezi konusunu da bir kez daha gündene getiriyor.



Mt. Eden'i özellikle kayırıyorum dostlar. Neden derseniz? Kendisiyle bir gönül bağım oluştu da ondan. Remix seçimlerinden de kolaylıkla anlayacaksınz. Aşağıdaki örnek de zaten en can alıcı remixlerinden biri. Danyel'im güvenli ellerdesin, korkma!



Bir başka lezzet erbabı isim de Chasing Shadows. Her ne kadar sahne isminden pek hazzetmesem de bir Kanye West şarkısı olan "Flashing Lights" coverı oldukça hardcore kanımca. Hani böyle haşin günlerinizde mutlak surette bir doz attırın. Pek başarılı.



Gezinirken gözüme çarpan bir başka remix ise Rihanna'nın son "dolgun" şarkısı "Rude Boy" için Chrispy'nin hazırladığı remix. Günü takip eden genç DJ, anlaşılan o ki deneysellikten çok popülarizmden yana.



Sözün kısası sayın izleyiciler, okuyucular, dinleyiciler... Önyargılarınızı atın, oturun biraz vakit ayırın. Bu dubstep olayı bence gayet beğenilesi.. Haydin afiyet ola...