
Tarih: 17 Nisan 2010
Bir öğleden sonra. Yağmur çiseliyor İstanbul'da. Semt Kozyatağı. Arka bahçeye bakan bir evin pencere önündeyiz. Masada çay, fotoğraf makinesi, kapalı bir telefon ve birkaç kitap. En üstte Elif Şafak'ın "Siyah Süt"ü. Tam da konsepte uygun bir çalışma. Altında Kaya Genç imzalı "Macera". Daha okunmayan bu kitap belki de yaşlanmışlık hissinin en büyük kanıtı. Bir zamanlar küçük küçük mektuplar yazarak anlaştığı ortaokul arkadaşının Türk edebiyatında umut vaateden çalışması. Onun hemen altında ise Küçük Prens. Yanında yatan bir aylık küçük adama ilk okumak istediği kitap da sanırım bu.
Ve hemen solunda minik beyaz battaniyesi içinde iç çeke çeke yatan tesbih böceği, minik yavrusu, suratı buruşuk, aşk-ı memnu, bal, kaymak, oğlu. Elli santimlik boyuyla nelere kadir bu oğlan. Elinden kadeh, elinden sigara, yüreğinden hüzün ve acı, bedeninden aldırmazlık, aşkından kavga eksik olmayan bu kadına neler yaşattın bir bilsen bebek. Neler değişti sayende bilsen şaşırır mıydın, şımarır mıydın acaba...
Şimdi dudaklarında bir koca bardak sütün izi olan kadın bir zamanlar kahve, sigara, cin tonik üçlemeleri arasında yaşayan diğer kadınla aynı bedeni paylaşıyor. Ne enteresandır. Sadece birkaç sene öncesindeki kadın bugün olsa, evet, elinde kesin yarım bir sigara olurdu. Derin derin içine çekip, çalan şarkıya gözleri dolu dolu eşlik eder, yağmura bakardı derin derin. Sonra kalkar sevgilisine bir olta atardı. Her anları tutku olan bu çift ya sarılır yatardı bugün olsa, ya kavga eder ağlamalara gark olurdu. Evet, bugün olsa böyle olurdu herşey.
Ama şimdi evi bile süt kokuyor kadının. Bedeni akşamdan kalmalıktan değil, tüm gece bebeğiyle ilgilendiğinden halsiz düşmüş. Oysa kendine güvenirdi bir zamanlar. Şimdi özgüveni yerlebir. Artık hamile olmamanın keyfi ile henüz anne olmanın korkusu arasında sıkışıp kalmış. Duyguları da hormonları gibi alt üst. Bir ağlıyor, bir gülüyor. Sonra kendine bakıyor.
Aynada kendi yok.
Başkası var artık.
Kaşları alınmamış, saçları darmadağın, beyazları her geçen gün artıyor. Üstünde özensiz bir tişört, acil anlarda hemen kaldırılıp çocuğa meme vermek için özenle seçilmiş. Altında kocasının eşofman altı. Çünkü ancak ona sığabiliyor. Kolunda nazar boncuklu bir bilezik. Doğum yaptığı gün babası taktı diye çıkaramıyor. Oysa böyle takıntıları, batıl inançları yoktu kadının. Hatta bir de dalga geçerdi böyle şeylerle. Ama değişti herşey. Artık o kadın değil, başkası var bu bedende.
Bir zamanlar tek derdi yazmak, gezmek, içmek, eğlenmek, çalışmak, kazanmak olan kadın yok. Yeller esen yerinde artık sorumlulukları ağır bir anne var. Ve herkes onu izliyor. Ne zaman emzirecek, ne kadar süt verecek, sütü yetecek mi, çocuk doyacak mı, altı temiz mi, aşısı tamam mı derken kadının dünyayla tek bağlantısı artık bu küçük adam. Gözü dışarıyı görmüyor, pencereden sızan ışıkta gözleri kamaşıyor. Söylenen her söze alınıyor, etrafındaki herkesten sıkılıyor. Çünkü kimse ama kimse onu anlamıyor. Ne sevgilisi, kocası, ne arkadaşı, kankası, ne annesi, ne bacısı... Kısacası yedi ceddi uzak artık ona. Yüreği öyle garip diyarlarda hapsolmuş ki kimse onu ısıtamıyor, üşüyor, bunalıyor, ağlıyor, terliyor, ölüyor...
Eskiden olsa kapıyı vurup gitmek kolaydı. Eskiden olsa bir sigara yakmak, bir kadeh birşey içmek kolaydı. Eskiden olsa "işim var" deyip saklanmak kolaydı. Şimdi herkesin ortasında, şimdi herkesin elinde hamur sanki. Şimdi gidemiyor. Şimdi sigara içemiyor, şimdi alkol kesinlikle yasak. Şimdi herkes ağır sorumlulukları altında ezilmesini izliyor. Kimse birşey yapamıyor.
Aradan geçiyor tam 33 gün. Kırkı bile henüz çıkmamış.
Kadın oturmuş hayatında yaşadığı en büyük aşkı izliyor. Yavrusu da gözlerini açmış ona bakıyor. Belli belirsiz bir gülücük atıyor sonra. Kadın hissettiği tüm olumsuz duygulardan utançla ağlamaya başlıyor. Hormonları yüzünden özür diliyor oğlundan. Kimseye değil, yalnız oğluna hesap veriyor.
"Sen" diyor. "Sen ömrümün başlangıcı, sen beni var eden, sen beni yeniden doğuran küçük insan. Aşkların en büyüğü. Sana olan sevgimle büyüyeceğim ben de. Senin sevginle döneceğim hayata."
Son 33 gündür ilk defa akla mantığa uygun bir cümle çıkıyor ağzından. Sonra çıkıyor balkonuna. Bakıyor ki karşıki ağaç filizlenmeye başlamış. Yaz geliyor. Onun ömründeki yaz da yeni başlıyor. Kış bitti. Biten sütüne gülerek bakıyor, gidiyor kendine bir demli çay koyuyor. Bir de sigara yakıyor, ömrünün yeni başlangıcının şerefine. İçine çekemiyor ama olsun. Keyif sigarası bunun adı. Açıyor telefonunu. Sevgilisi şaşkınlıkla öte yanda, "birşey mi oldu?" diyor. Birşey olmasa aramıyor muydu kadın acaba, farkında bile değil. "Seni seviyorum" diyor. Öylesine titriyor ki sesi, sevgilisi şaşkınlık, özlem ve endişeyle "Ben de" diyor. "Ben de sizi çok seviyorum." Ve işte hayat başlıyor. Yeni sorumluluklar, yeni ağırlıklar yanında büyük mutluluklar, büyük aşklarla...
Ve işte hayat başlıyor. Yenilenmiş sözcükler ve hiç kurulmamış cümlelerle...
0 yorum:
Yorum Gönder