
Üstünde pijama, ayağında terlik, elinde çay. Televizyon açık. Sia çalıyor. Evin kendine ait bir dağınıklığı var, sevgilisi ona "yaşanmışlık" diyor. Ama genelde derli toplu. Ebeveynlerin takdirine şayan. Duvarda siyah beyaz bir fotoğraf. Oğlan 3 aylık olmuş. Gözleri pört pört ona bakıyor. Her baktığında gözler fışır.
Müziğin sesi az kısık. Mutfakta çay fokurduyor. Birazdan sevgili gelecek, bir kapsül Grey's Anatomy atılacak, sonra da cuppa yatak. Yarın yine gün erken başlayacak malum.
Hani şimdi biri dese ki "Ben bu kızı tanırım. Bu var ya bu, bir gün Londra'dan geldiydi de Taksim'in ortasında 'simiiiittçiii amcaaa seni de çok özledim' diye amcanın tekine sarılmıştı. Sonra kesmemiş, midyecinin önüne dikilmiş, 'ah canım midyeler nasıl da kıydılar size' diye ağlamıştı. Sabahın beşlerine kadar orası senin, burası benim diye gezer, yorulmaz, hatta gezdikçe açılır, açıldıkça saçılırdı. Eğlenmesi keyifli ama bir o kadar yorucuydu"... Hani ola ki bunları dese, hiç kondurur musunuz...
Şimdi ara ara bir şarkıyla teeeeeeeeeee o günlere gidip düşünüyor. "Vayzını be neler yaşamışız" diyerek oğluna bakıyor. Kendi kendine diyor ki; "oğlum ben sana ne öğreteceğim, tekilanın nasıl içileceğini mi, hangoverla nasıl başedileceğini mi, motorda uyuyakalırsan ne yapman gerektiğini mi yoksa ailenden gizli nasıl sigara içeceğini mi..." İşe nerden başlamalı acaba...
Hayır "bana benzeme sakın" dese olmaz. Özünde iyi bir insandır nihayetinde. Bakma saçma sapan bir sürü hikaye toplamış şu 30 yıllık ömründe ama anlatacak da çok şeyi var. "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" da diyemez babası gibi. "İyisi mi" diyor "dinle sen benim hikayelerimi, gül, eğlen, dalganı geç, sonra kendi hayatını yaşa yavru. Benzeme sakın kimseye."
0 yorum:
Yorum Gönder